Acısı Kanayan Çocuk

Hey acısı gülüşe kanayan çocuk
Tadamadığın dünün çalkantılı
Yarınına adım atmaktan endişeli
Yorgun ayakların
Hani adın Ömer, Enes, Ali olsa
İsterse Leyla, yahut Ester ne fark eder
Ağırlığına tahammülü yok bedenin
Sağır zihinler sevgiyi nasıl anlasın?
Aldanma düşü kirli gülüşlere çocuk

Ey acısı süzgeçten sızıyan çocuk
Ödenecek bedellerin toplamıysa
Keşke dediklerimiz
Pişmanlığı neden azat eyleyemeyiz?
Mavi atlası paylaşan kanatlar kadar
İbadethaneleri ihanet yuvası
Helâl toprağı bölüşmeyen insanoğlunun
Gülüşünle kilitle inançsızlara kapını
Başlat içinde isyanı çocuk

Be hey acısı fokurdayarak damlayan çocuk
Özlem yığınına kurşunun tam isabet
Kuşkulandığında yıkılan hayallerin
Koyuver çığlıklarını hoş sadaca
İbretlik iz kalsın senden geriye
Nasılsa dönüş yok gidilen yerden
Ölüm akınırken yalnızlığımın yoluna
Açan güller nasılda sana benziyor
Kaynayan acıların yönüyken rüzgâr çocuk

Reklamlar

Bektaş’ım

Bu gün ilk ve son kez bana ağlıyor, canına yandığımın İstanbul’u. Hemde eşim,dostum sevdiğim,kırdığım kim varsa toplamış etrafıma. Giydirin beyazları sessiz sedasız. Fena bilensem de elim kolum bağlı, sabun köpüğü yağıyor gözlerime musallada. Sevincinden değil analar, babalar, abim, ablam, bacım, eşim, oğlum, kızım biliyorum. Biliyorum ahbap, konu, komşu ve masumlar yaş deriyor. Bu gün son kez helallik verin esirgemeyin benden dualarınızı. Ezgilerin, türkülerin, zılgıtların eşliğinde anama, babama, ablama uğurlayın beni.

* * *

Vurunca göğsümün kıyılarına
Dalga dalga deryalar
Kırılıyor içimdeki çığlıklarım
Ah iflah olmaz hamlığım
Pişme zamanı gelince
Ölmüş mü olur insanı Bektaş?
Deniz üşüşüyor kahve gözlerime
İniltilere tasalandım ne hikmetse
İncindi akışında büyüdüğüm
Nefesinde doğduğum filizi bakışlar
İncinmese de kopardım bu sefer
En inceldiği yerden bedeni Bektaş’ı
Kurşunlandıkça yıkılan hayallerim
Armağan size
Rüzgâr yön verdi ateşine kalbimin
Özlemlerim yığıldı namluya daima
Ölüm akarken usul usul yalnızlığıma
Kanar daima yarası insanı Bektaş’ın
Başucuma asın güneşi
Kurusun çürüyen dilaver ruhum
Sessizliğim yeşersin ecrin diye
Sağ yanıma düşmüş ağlıyor gülüşüm
Bi bakmışsın ölmüş zavallı ben

Kan gölünde bir Bektaş-ı Akgül’üm

Ceviz Yeşili Kına

FB_IMG_1529489423085

Ölümün kirini s/aklıyorum aşkın
Gün batımında
Kibrinden kaynayan ufkun
Meselâ ceviz ağacına yaslanmış
Şiirin alkolüne müptelâ
Sonsuz bir ölümsüzlükle
Gidersen avucuma yakışmaz yeşilimsi kına
Gitme nolur

Ben dün giderken
Sen benden de erkensin bu gün
Döküp gölgemi ceviz yerine altına
Güneşi dövüştürmek istiyorum yaprakla
Gün ki eş denizine ötede
Buzuldan alınma sabahlarla
Yeşilimsi koktu kınası cevizin
Kırma sana uzanmış dallarımı

Sözüm ona çelimsiz siluetin
Yansıdı aynada gölgesi yanık gemilere
Terk-i diyar eylerken kendinden
Kabuğuna küs ceviz edasıyla
Takılıp peşine bahar rüzgârının
Gitme öyle erken erkenden ölümüne
Çoktan soldu kınası yeşilimsi cevizin
Başkaldırma buruk t’adına

Oturmuş pervazına penceremin
Sessizliğin perdelerine inatla
Üflüyor ruhuma edepsizliğini yalanızlığım
En sert acı alaycı sözleri
Sokuyordu miyop gözlerime ölüm
Ölüm ki sensiz çoktan kabulüm idi
Gittiğinde yandı ellerimin yeşilimsi kınası
Gitme dememi bekleme gitme nolur

Gece ve Ay

Gece bir Karadeniz
Masalın denizde kızı ay

Siyahî orlon ibrişim gece
Ay pamuk yumağı bembeyaz

Bakıri bir demlik gece
Ay ışığı süzülen çay mesela

Gece kanaviçe yıldız işli hasret
İncecik ağaçtan kasnak ay

Toprak anayı saran yorgan gece
Mavi patiskalara kavuşan şelâle ay

Gece anaç doğurgan gebe kadın
Ay karnında doğmamış sabah

Meydanda dörtnal doru tay gece
Kılıç kuşanmış kahraman ay

Gece âmâ görmeyen kör göz
Ay retinaya kutsal ışık

Sabaha tutkun Lâl âşık gece
Işığa yanık pervane kelebek ay

Gece camda silinen kirli leke
Ay görünüp siliniyor her daim yerinde

Anadolu’nun Ücrası

Şifasız ağır mivanıyım revirin
Uzuvlarım doktor bekleşirken
Uyur yatağıma refakatçi Nazım hasreti
Kilitler eski demir karyola pasına
Beklemez es geçer hemşire acılarımı
Anadolu’nun en ücrasında

Güneş süpürür zırav çatlak damları
Diş biler kin tutar içten içe sıska evler
Süslü dudağıma küs yüzüm edebince
Iç ağlayışlarım çar nal atın terkisinde
Saçlarımda maymunlar rüzgâra pür neşe
Anadolu’nun en ücra Afrika’sında

Firuze

Biz gülmeyi çoktan unuttuk firuze
Sevmeleri unuttuğumuz gibi
Oysa ne çok da gülerdik şen şakrak
Şimdilerde mamafih tepe taklak baş aşağı

Küstü usuma sarhoş gramofon
Söküp yıllanmış şarkıları attı taş plağından
Genzimde çağala tadı közün dumanı
Buğuluyor tam vardiya nefesimi firuze

Açlığın kokusu sızlattı tokları
Kesilmiş göbeği nehrin ardı dolu su
Toklar kapatamazdan evvel açıkağızları
Göbeğinde kovanı arının en dolusu firuze

Adam Varmı ki

Karşıyaka da bir adam var ki
Adam sanırsın adamlığınla
Adamı adam gibi sevmek istersin
Tüm hayır dualarıyla üstüne titrersin
Meğer bir öküz değeri etmez gülersin

Birde adamlar vardır etrafında
Sille tokat dövmek istersin
Hınca hınç ağız dolusu küfredersin
Bulunduğu ortamı terki diyar edersin
Meğer öküz ederi yok yabana sürersin

Amma bir de adam var ki
Sövmeye tenezzül bile etmezsin
Sittir çeker yaka silkersin
Adamlığını bile sınamak istemezsin
Meğer öküz gideri etmez sabana itersin

Bir adam var ki Karşıyaka da
Kalabalığa rağmen parmakla belirtirsin
Yokluğu yakar köreltir sanki delirirsin
Çakılır adamlığa gitmez aldanıp sevinirsin
Meğer öküzlüğü tutar ahırda dahi istemezsin

Oysa bu yakada bir adam var ki
Adamı adamca seversin
Adamın adamlığına yerinirsin
Adamı duruşu dik adımından tanırsın
Meğer öküzlerini güderde kıskanırsın